Londra Özgün Dönüşüm Öyküsü

londra özgür dönüşüm öyküsü

LONDRA’NIN ÖZGÜN DÖNÜŞÜM ÖYKÜSÜ

Avrupa kentlerindeki sanayileşme, artan ticaret ve göç sonucu yaşanan değişimin görünür etkileri, 19. Yüzyıl başlarından itibaren hissedilmeye başlansa da Londra bu sürece yaklaşık yüz yıl önce, 18. Yüzyıl başlarında girdi. Sanayi, ticaret ve konut bölgelerinin oluşması, sınıfsal ayrışmanın kentte de mekânsal ayrışmaya yol açması gibi olgular bakımından Londra ilk örneği oluşturdu. Dolayısıyla kentlerdeki yeni kurum, kural ve ilişkilerin normları da önce burada belirlendi.

Londra, bir yandan Avrupa ve Amerika kıtaları arasındaki stratejik konumu nedeniyle önemli bir sermaye birikimine sahip olurken, diğer yandan da artan ticaretin getirdiği hukuksal ve finansal kurumları yürüten üst-orta sınıflar ile geniş bir işçi sınıfının doğuşuna sahne oldu. Çok erken tarihlerden itibaren büyük bir sermaye birikiminin oluşması sayesinde de kentin konut, ticaret alanları ve altyapı gereksinimleri gibi yeni mekânsal ilişkileri karşılanabildi.

Tüm bu olguların kentteki dönüşme etkisi ise “ilk tecrübe” olması nedeniyle diğer tüm Avrupa kentlerinden farklı oldu. Örneğin Paris’te Londra’dan ancak bir yüzyıl sonra yaşanan kentsel dönüşüme, Londra tecrübesinden hareketle daha rasyonel müdahaleler yapılabildi. Paris’te 19. Yüzyıl’ın ortalarında Haussmann’ın imar kararlarıyla doğrusal ana arterler açıldı, bu geniş bulvarlar ise yine en az kendileri kadar devasa meyanlarda buluşarak, kentin omurgasını oluşturdu. Döneminde dünyanın en gelişmiş kenti olmasına rağmen Londra’da ise böyle bir kentsel yapılanma görülmez. Zaman içinde ihtiyaca bağlı olarak açılmış ana yollar birbirine bağlanmaz; meydanlar da Avrupa kentleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde küçüktürler. Çoğu yol, Roma zamanından kalma eski yolların izini takip eder.

Bu durumun bir nedeni de Londra’da parçalanmamış büyük araziler ve buna dayalı özel mülkiyet yapısının hakim olmasıydı. Bu büyük toprak parçaları, en büyük erkek çocuğa kaldığı için zamanla içinde parçalanıp, küçülmüyordu. Toprak sahibi lordun arazi üzerinde tam bir hakimiyeti vardı. Topraklar satılamaz olduğu için müteahhitler bina yapacakları araziyi toprak sahibinden kiralıyor ve maksimum konut yerleştirebileceği şekilde parsellendikten sonra bu parseller üzerine inşaat yapıyordu. Arazinin kent içindeki konumunun belirlediği spekülatif değer ve inşaatın kalitesine bağlı olarak da belli bir sınıf kiracı grubu da bölgeye yerleşiyordu. “Estate” adı verilen bu bölgeler, Avrupa’nın diğer kentlerinden farklı olarak, kentteki sınıfsal ayrımın da belirleyicisiydi. Buna göre Eski Kent’in kuzey ve kuzey batısına doğru soylular ve yeni oluşan burjuvazinin üst ve üst-orta sınıfları yerleşirken, doğu ve Thames nehrinin güneyinde kalan bölümlerine ise işçiler yerleşmişti. Tüm bu nedenlerden dolayı bütün Avrupa kentlerinin dönüşümünde, 19. Yüzyıl’da yapılan genel kent planlama çalışmaları ve büyük imar hareketleri etkin rol oynarken, Londra’da arsa sahibinin asıl belirleyici olası bütüncül bir imar hareketine izin vermedi. Bu yüzdendir ki, kentte modern anlamıyla bir kent planlaması çok geç bir tarihte, ancak II. Dünya Savaşı sonrası yapılan “green belt” planlamasıyla bu yapılanma tümüyle değişecekti. 1944’de Patrick Abercombie tarafından yapılan plan ile kentin halka halka dışa doğru büyümesi ön görülürken; “kent merkezi, alt kent, yeşil kuşak ve uydu kentler bölgesi” olmak üzere dört temel gelişim alanı belirlendi. Londra böylelikle ilk kez geniş çaplı bir modern kent planlamasının nesnesi oldu ve diğer modern kentlerle aynı çizgiye oturdu.

Sonuç olarak Londra, 18. Yüzyıl’da başladığı dönüşümle birlikte kendine özgü kentsel dokusunu nispeten koruyarak, 20. Yüzyıl’da da yine kendine özgü koşulları barındıran bir planlama süreciyle yeniden yapılanmaya devam ediyor.